Ukrayna Savaşı Avrupa Savunmasını Birleştirdi mi? Sinem Akgül Açıkmeşe

24 Şubat’ta Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Avrupa’nın
birleştiği, Rus tehdidine karşı tek sesle hareket ettiği söylemlerini sıkça
dinledik, okuduk. Kimsenin 1990’larda arka bahçesi Balkanlardaki savaşlarda
yaşanan vahşete seyirci kaldığını hatırlamak istemediği Avrupa, Ukrayna’daki
savaşa sanki İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kıtada ilk defa bir çatışma yaşanıyormuşçasına
tepki verdi. Aynı Avrupa, yine kendi güvenlik çemberinde bulunan Gürcistan’da
yaşanan savaşa, Suriye’deki iç savaşa, Rusya’nın Kırım’ı ilhakına, Libya’daki
çatışmalara bu denli yoğunlaşıp, elindeki destek ve yaptırım araçlarını bu
denli ivedi ve topyekûn seferber etmemişti.

Ukrayna’daki sivil halka yönelik insani yardımdan ülkeden
kaçanlar için Avrupa’da geçici
koruma sistemi
tesis edilmesine kadar pek çok dış politika aracı, Ukrayna
halkı için seferber edildi. AB hava sahasının Rusya uçaklarına kapanmasından
Rusya’nın Swift sisteminden çıkarılmasına kadar geniş yelpazede önlemler alan
Avrupa, neredeyse Rusya’ya ekonomik bir savaş ilan etti. Kısaca Avrupa,
Rusya’nın siyasi ve ekonomik açıdan baskı altında tutulması ve Ukrayna’daki
sivil halkın insani olarak korunması ortak paydasında benzersiz biçimde
birleşti. Peki, Avrupa’nın savunma politikaları bağlamında ortak Rus tehdidi
karşısında birleştiğini ve bütünleşik bir kutup
oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soruya cevap verebilmek için, Avrupa’nın esas güvenlik
çıkarının, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve savunulması değil, Rusya tehdidi ve
Avrupa’ya olası bir saldırıdan caydırılması olduğunu hatırlatmakta fayda var. Caydırıcılığın
tetikleyici etkisiyle, Ukrayna’daki
savaşın, Almanya başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinin savunma doktrinlerinde bir
dönüşüm başlattığı söylenebilir. Rusya’nın işgali, AB’nin ‘jeopolitik’ dış
politika ve ‘özerk savunma’ iddiaları ile NATO’nun beyin ölümünün
gerçekleşmediğinin ispatı için bir test alanı yarattı.

Almanya Şansölyesi Scholz, Rusya’nın işgalinin İkinci
Dünya Savaşı sonrası düzeni külliyen tehdit ettiğini belirterek, Almanya
savunma politikası açısından tarihi bir karara imza attı. Almanya çatışma
bölgelerine silah ve asker göndermeme politikasını terk ederek, Ukrayna’ya 1.000
tanksavar ve 500 Stinger uçaksavar füze sistemi
gönderme
kararı aldı. Ek olarak, başka ülkelerin envanterinde bulunan Alman menşeli
askeri unsurların Almanya’nın icazeti olmadan üçüncü ülkelere gönderilememesi engelini gevşeterek,
örneğin Hollanda’dan (400 adet RPG roketatar) ve Estonya’dan (9 howitzer)
Ukrayna’ya askeri yardımda bulunulmasının önünü açtı.

Tüm bunlardan daha önemlisi, Almanya’nın NATO’nun Galler Zirvesi’nde
hedeflediği, İttifak üyelerinin savunma harcamalarını GSYİH’nın %2’si oranına
çıkarmaları hedefine uyacağını açıklamasıydı. Şansölye’nin ‘özgürlük ve
demokrasimizi korumak için ülkemizin güvenliğine daha fazla yatırım yapmamız
gerektiği açık’ sözleri, Almanya’nın
kıtanın savunulmasında yeni bir savunma doktrinine geçmekte olduğunun ilk göstergesi
sayılmalı.

Ukrayna’daki savaş üzerinden Rus tehdidine karşı olağanüstü
nitelendirebileceğimiz önlemler alan Almanya’nın yanı sıra, 1939’dan beri
savaşlara dahil olmayan İsveç’in Ukrayna’ya
5.000 tanksavar göndermesi yine tarihi nitelikteki kararlar arasındaydı.
NATO’nun tüm çabasına, ABD’nin Galler Zirvesi’nden bu yana ısrarlı çağrılarına
kulak tıkayan Avrupa devletleri ardı ardına Galler prensiplerine uyacaklarını açıklamaya
başladılar. İsveç, Danimarka, Romanya, Letonya ve Polonya savunma
bütçelerini artıracaklarını açıklayan ülkeler
arasında.
Hatta, Avrupa Birliği’nin güvenlik ve savunma politikalarından muafiyeti (opt-out) bulunan Danimarka, Temmuz
ayında bu politikalara dahil olmak üzere referanduma gitmeyi planlıyor. Avrupa
ülkelerinin bu önlemlerini bir arada
değerlendirdiğimizde, bir yandan Ukrayna’ya dağınık bir şekilde yardım
yaparken, diğer yandan ve esas olarak Rusya tehdidine karşı kendi savunma
altyapılarını güçlendiklerini görüyoruz.

NATO
çatısında ise, Rusya’nın nükleer tehditleri ve savaşın Avrupa’ya sıçraması
olasılığı nedeniyle çok temkinli davranılarak, Ukrayna’ya kurumsal askeri
destekte bulunulmadı. 25 Şubat’taki NATO Zirvesi’nde Rus işgalinin ‘onlarca yıldır
Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik en derin tehdit’ olduğunu ve ‘Avrupa
kıtasında barışın temelden sarsıldığını’ ifade eden üyeler, ‘dünyanın Rusya ve
Belarus’u eylemlerinden sorumlu tutacaklarını’ söylediler. Yaşanan ilk şokla
iddialı cümleler kuran NATO müttefikleri, savaşın beklenmedik şekilde
ilerlemesiyle Ukrayna’ya doğrudan yardım sağlamayan, ama NATO’nun savunma
kapasitesini güçlendiren formüller üzerinde uzlaştılar. 4 Mart’taki NATO
Dışişleri Bakanları toplantısının ardından, Genel Sekreter Stoltenberg, ‘Savaşın
tarafı değiliz. Rusya ile savaşmayı istemiyoruz. Ukrayna hava sahasında NATO
uçakları bulundurmayacağız, Ukrayna topraklarında NATO kuvvetleri olmayacak.’
açıklamasıyla Ukrayna’nın talep ettiği uçuşa yasak bölge ile hava sahasının
korunması başta olmak üzere askeri taleplere yanıt verilmeyeceğini ifade etti. Böylece
NATO şemsiyesinde ve NATO envanterinden Ukrayna’ya askeri yardım olanaksız hale
geldi.

NATO,
Ukrayna’ya yapılacak askeri yardımla Rusya’yı karşısına almak yerine, NATO’nun
bölgedeki savunma kapasitesini güçlendirmek üzere NATO Mukabele Kuvvetini (NATO Response Force) harekete geçirdi.
Böylede 130 hava unsuru ve 200 gemi NATO alanını olası bir Rus saldırısına
karşı korumak üzere hazır hale getirildi. Aynı NATO, 2014’te Kırım’ın ilhakına
çok geç tepki vermiş, 2016 Varşova Belgesi ile Karadeniz’de ‘Uyarlanmış İleride
Kuvvet Bulundurma’ (Tailored Forward
Presence
) tedbirlerini oluşturarak, kara, hava ve deniz unsurları ile
Karadeniz savunmasını güçlendirmişti. Buna karşın, olası bir Rusya saldırısı
ile Karadeniz’in, hatta tüm Doğu Avrupa’nın savunma kapasitesinin
güçlendirilmesi NATO’nun Ukrayna savaşı ile önceliği haline geldi. Dolayısıyla, NATO’nun entegre askeri yapısı kapsamında da Avrupa
ülkeleri ‘Ukrayna savunması’ için bütüncül bir imaj çizemedi.

Hatta, Can
Kasapoğlu
’nun yazısında önemini hassasiyetle vurguladığı üzere,
Ukrayna’ya NATO üyelerinin (özellikle Polonya, Bulgaristan ve Slovakya) envanterinde
bulunan Mig-29 ve SU-25 gibi Sovyet menşeli askeri unsurların tahsis edilmesi
ve bu tahsislerin yaratacağı boşluğun NATO’nun söz konusu ülkelere muadil
tahsislerle kapatması önerisi de kabul göremedi. Dolayısıyla, NATO Ukrayna’ya
askeri destek konusunda sınıfta kalsa da, savaşın Doğu Avrupa’ya sıçramasının
önünü almak üzere gereken caydırıcılık stratejisini titizlikle izledi, izliyor.
İttifakın Doğu Avrupa’da kapasitesini güçlendirmesi de NATO’nun
beyin ölümü
nün gerçekleşmediğini ve Rusya tehdidi karşısında varlık
nedenini yeniden konsolide ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Avrupa Birliği ise, NATO’dan biraz daha farklı olarak
Ukrayna’ya dolaylı yoldan askeri yardımda bulunmayı taahhüt etti. Birlik, 28
Şubat 2022’de (2022/338
sayılı Konsey kararı ile
), Ukrayna’nın savaşın ertesi günü AB’den acil askeri
ekipman talebinde bulunmasının ardından, Avrupa
Barış Aracı
(European Peace Facility) üzerinden finanse
edilecek şekilde askeri yardımda bulunma kararı aldı. AB, Rusya işgali
öncesinde, Aralık 2021’de de Ukrayna’nın kriz hallerinde ya da acil durumlarda
sivil halka hizmet verebilmesi ve AB’nin askeri misyon ve operasyonlarına katkı
sağlayabilmesi için kapasitesini güçlendirmek amacıyla 31 milyon Avro
tutarındaki askeri yardımı finanse edeceğini açıklamıştı (2021/2135
sayılı Konsey kararı
). Bu kapsamda, Ukrayna’ya sahra hastanesi de dahil olmak
üzere askeri sıhhiye unsurları, mayın temizleme de dahil olmak üzere istihkam
unsurları, ulaştırma ve lojistik unsurları ile siber savunma unsurları desteği
AB bütçesinden sağlanmıştı.

AB’nin savaşın başlamasının ardından kurumsal olarak
verdiği söz ise, Ukrayna’nın toprak bütünlüğü ve egemenliğini savunması ile sivil
halkı askeri saldırılara karşı koruyabilmesi için ‘ölümcül silahlar’ da dahil
olacak şekilde askeri ekipman temini için Avrupa Barış Aracı’ndan 450 milyon
Avro tahsis edilmesini içeriyor. AB Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek
Temsilcisi Josep Borrell’in sözleriyle,
ölümcül silah desteği sağlanması AB tarihinde bir ilk.

Bu veriler ışığında, AB’nin merkezi olarak Ukrayna’ya
doğrudan askeri yardımda bulunmadığını, AB’ye üye devletlerin Ukrayna’ya
yapacağı yardımlar için AB’nin maddi kaynak sağlayacağını hatırlatmakta fayda
var. Yani, ‘AB Ukrayna’ya silah gönderiyor’ ifadesi kurumsal olarak doğruyu
yansıtmıyor. Ayrıca, tarafsızlık statüleri gereği Malta, Avusturya ve İrlanda
haricindeki üye devletlerin Savunma Bakanlıklarından tahsis yapılacağının
belirtilmesi ve arzu etmeyen devletlerin öldürücü silahlar dışında yardım
yapabilmelerine olanak tanınması, AB çatısında savunma alanında topyekûn
birleşmenin mevcut şartlarda henüz gerçekleşmediğinin önemli göstergeleri. Dolayısıyla, Avrupa ülkelerinin ‘Ukrayna
savunması’ için ‘AB kurumsal çatısı altında’ etkili ve bütünleşmiş bir askeri
yardım politikası izlediklerini söylememiz şu aşamada mümkün değil.

AB, yaptırımlar eliyle Rusya’ya açtığı ekonomik savaşa
rağmen, henüz özerk bir savunma politikası oluşturamadığından Ukrayna’ya yeterli
askeri desteği sağlayamadı. Bu noktada sormamız gereken soru şu: AB özerk bir
savunma kimliğine sahip olsaydı, üye devletlerin münferit yardımlarını finanse
etmenin ötesinde Ukrayna’ya doğrudan askeri yardımda bulunur muydu? Cevap,
elbette hayır! Nitekim, Putin ekonomik nitelikteki yaptırımları bile ‘“savaş
nedeni
’ sayarken, AB doğrudan Ukrayna’nın yardımına koşmak
yerine, ‘savunma yeteneklerini güçlendirme’ ve ‘Avrupa egemenliğini’ tesis etme
kararlarını aldı. 11-12
Mart 2022’de Versailles’de
gerçekleşen AB Zirvesi’nde alınan bu kararla, üye
devletlerin savunma bütçelerinin artırılması ve savunma teknolojilerinin
ortaklaşa çabalarla geliştirilmesi konularını içerecek şekilde Komisyon’dan
Mayıs 2022’ye kadar öneriler hazırlaması talep edildi.

AB’nin bu kararlarının sonuçları ve etkisi konusunda
elimizde henüz veri olmasa da Ukrayna’daki savaşın AB’nin savunma alanında
planladığı ‘özerk politika’ hazırlıklarını hızlandırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Dolayısıyla, AB Komisyonu Başkanı Ursula
von der Leyen
’in ‘Rusya’nın hedefinin Avrupa’nın istikrarı ve uluslararası
barış düzeninin bütünü’ olduğu ifadesinin AB nezdindeki yansıması, Rusya’nın
dengelenmesi adına AB savunma gücünün geliştirilmesi olarak tezahür ediyor.

Sonuçta, Ukrayna savaşının ilk üç haftasında, Avrupa
devletlerinin münferit tedbirleri ile NATO ve AB’nin kurumsal uygulamalarına
baktığımızda, Rusya tehdidi karşısında savunma kapasitesini güçlendirmeye kararlı
ve bu hedefte birleşmiş bir Avrupa görüyoruz. Buna karşılık, Avrupa ülkelerinin
Ukrayna’ya münferit ve dağınık askeri yardımlarının ise savaşı durduramayacağı
da net olarak anlaşılıyor.

Rus menşeli bir İHA’nın Hırvatistan
topraklarına düşmesi
ve Rusya’nın Ukrayna’nın Polonya sınırındaki Yavoriv’de (yakın
zamanda NATO eğitim faaliyetleri için kullanılmıştı) bir askeri üssü
bombalaması örneklerinden hareketle, savaşın Doğu Avrupa topraklarına her an
sıçraması tehlikesini de göz ardı etmemek gerekiyor. Buna karşılık, NATO’nun ya
da AB’nin kurumsal askeri yardımlarının, ekonomik yaptırımları bile casus belli sayan Putin üzerinde nasıl
bir etki yaratacağı rahatlıkla tahmin edilebilir. Bu karmaşık ve hassas denklemde
izlenecek en doğru yol, Balkan
Devlen
’in de yazısında ifade ettiği üzere, Avrupa ülkelerinin Rusya’yı
fazla tedirgin etmeden Ukrayna’ya kapsamlı askeri yardım yapmaları olacaktır.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron ısrarla, ‘savaşta
değiliz…savaş alanında değiliz’
dese de, Ukrayna savaşındaki olası Rus zaferi Avrupa
güvenliği için felaket senaryosu olacaktır. Bu nedenle, savunma kapasitelerini
güçlendirme kararlılıklarıyla NATO ve AB çatısında birleşen Avrupa
devletlerinin, halen Ukrayna’ya sınırlı, dağınık ve plansız olarak yapılan
münferit askeri yardımlarını, tedbiri elden bırakmadan tutarlı bir yardım
stratejisine dönüştürmeleri gerekiyor.


Prof. Dr. Sinem Akgül Açıkmeşe , Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde 2011’den bu yana öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra, yüksek lisans derecelerini Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları-Uluslararası İlişkiler programından ve Jean Monnet bursiyeri olarak London School of Economics’ten Avrupa Çalışmaları alanında aldı. TÜBA bursiyeri olarak Ankara Üniversitesi’nin Avrupa Birliği-Uluslararası İlişkiler programından doktora derecesine hak kazandı (2008). London School of Economics’te misafir doktora öğrencisi, University of California-San Diego’da ve Stellenbosch Üniversitesi’nde misafir araştırmacı, Harvard Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi (2017) olarak bulundu. Prof. Dr. Açıkmeşe, International Studies Association’ın (ISA) Yönetim Konseyi üyesi (2018-2020), UİK Derneği’nin Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri, European Review of International Studies dergisinin alan editörüdür. AB’nin Erasmus+, Marie Curie ve Jean Monnet programları kapsamında araştırma projeleri yürüten ve uluslararası-ulusal bilimsel dergiler ile kitaplarda makaleleri yayınlanan Prof. Açıkmeşe’nin akademik ilgi alanları arasında Güvenlik Çalışmaları, Avrupa bütünleşmesi ve güvenliği ile AB-Türkiye ilişkileri bulunmaktadır. Prof. Açıkmeşe, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü bünyesinde, “Avrupa Birliği’nde Hibrit Tehditler” konusunda Avrupa Komisyonu Jean Monnet Kürsüsü projesini yürütmektedir.


Bu Yazıya Atıf İçin: Sinem Akgül Açıkmeşe, “Ukrayna Savaşı Avrupa Savunmasını Birleştirdi mi?”, Panorama, Çevrimiçi Yayın , 19 Mart 2022, https://www.uikpanorama.com/blog/2022/03/19/ab-birlesme/


Telif@UIKPanorama. Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına/yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.