NATO Zirvesine Doğru Türkiye-NATO İlişkileri – Sinem Kocamaz

Bu sene 70. yılını geride
bıraktığımız NATO-Türkiye ilişkileri, Soğuk Savaş’ın dinamikleriyle sınanmış, başarılı
müdahaleleri geride bırakmış, yaşanan tüm krizlere rağmen pek çok tehdidin
üstesinden işbirliği ile gelmiş bir ilişki biçimini ifade etmektedir. NATO,
Türkiye için önemli bir güvenlik şemsiyesi oluştururken Türkiye de Soğuk Savaş
yılları boyunca sahip olduğu mülk değeri (asset value) ile ittifakın Güney
kanadını koruyan önemli bir müttefik haline gelmiştir. Soğuk Savaş sonrası
dönemde NATO operasyonlarına önemli katkılar sunmuş özellikle Kosova ve
Afganistan gibi operasyonlarda Türkiye’nin üstlendiği görevler, NATO
operasyonlarının başarısını arttırmıştır. Bununla birlikte Arap Baharı, Suriye
iç savaşı, Türk dış politikasında “stratejik
derinlik”
kavramı çerçevesinde yaşanan dönüşüm ve ABD ile yaşanan
anlaşmazlıklar nedeniyle son dönemde ilişkilerde pek çok problem yaşanmıştır.

ABD’nin DAEŞ ile mücadele
ettiği gerekçesiyle Türkiye’nin tüm itirazlarına ve kendi güvenliği açısından
yarattığı tehdidi dile getirmesine rağmen PYD/YPG terör örgütünü desteklemesi,
ABD ve Türkiye arasında ciddi bir anlaşmazlığa neden olmuştur. Türkiye, NATO
üyesi bir ülkenin sınır güvenliğinin bu şekilde ihlal edilmesinin kendisi
açısından yarattığı endişe ve güven problemini sıklıkla dile getirmiş ancak bu
itirazlara ABD tarafından olumlu bir yanıt almak mümkün olmamıştır. NATO
ittifakı ve ABD ile sorun yaşadıkça savunma sistemleri açısından alternatif
yollara yönelen Türkiye’nin S-400 füze savunma sistemini Rusya’dan alması, NATO
içerisinde gerçek bir krize neden olmuş ve ABD ile Türkiye arasındaki
ilişkileri daha sorunlu hale getirmiştir. ABD, Türkiye’nin S-400 satın
almasının Batı ittifakının güvenliği üzerinde yaratacağı olumsuzlukları
sıklıkla dile getirmiştir.  Bu nedenle
Türkiye, F-35 programından çıkarılmak ve CAATSA yaptırımlarına maruz kalmak
gibi yüksek bir maliyetle cezalandırılmıştır. S-400 sistemlerinin yarattığı
olumsuzluk atlatılamadan sınır güvenliğini sağlamak ve PYD/YPG terör örgütünün
faaliyetlerini engellemek adına Suriye’de gerçekleştirilen askeri operasyonlar,
NATO ve AB üyesi ülkelerin eleştirilerine maruz kalmıştır.  Bu sefer de operasyonların DAEŞ ile
mücadeleyi zayıflattığı gerekçesi hem ABD hem de diğer NATO müttefikleriyle
Türkiye’nin arasındaki problemlerin devam etmesine neden olmuştur.

Batı ittifakı ile yaşanan
krizler, Suriye politikaları yüzünden Türk dış politikasında yaşanan güçlükler
ve ülkenin dış politika alanında giderek yalnızlaşması grand stratejisinde bir
dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Bölge politikaları konusunda daha etkin,
gerektiğinde sert gücü devreye sokmaktan çekinmeyen, Ortadoğu odağından ve
ideolojik dış politikadan uzaklaşan, Kafkaslar ve Akdeniz gibi bölgelerde daha
net politikalar ortaya koyan yeni dış politika anlayışı, Batılı müttefikler ile
köklü bağların yeniden hatırlanmasını da beraberinde getirmiştir. Ancak bu
sefer de sorun Doğu Akdeniz odaklı olmuş, Yunanistan ile münhasır ekonomik
bölge paylaşımı ve sondaj çalışmaları, Fransa ile Libya hükümetine Türkiye’nin
verdiği destek nedeniyle sorunlar yaşanmıştır. Bu sorunların faturası
Türkiye’nin hem NATO hem de AB ile olan ilişkilerine yansımıştır.  

Fransa, Türkiye’nin
Akdeniz’deki bir Fransız fırkateynine yönelik aşırı agresif yaklaşımını
kınadığını, NATO üyesi Ankara’nın davranışlarının Libya’daki ateşkes çabalarına
zarar verdiğini açıklayarak NATO savunma bakanları toplantısında Türkiye’nin
Akdeniz’deki faaliyetlerine yönelik itirazlarını gündeme getirmiştir. Bununla
birlikte NATO tarafından hazırlanan 130 sayfalık raporda Fransa’nın iddia
ettiği şekilde taciz olayının gerçekleştiğine ilişkin bir unsur bulunmaması ve NATO
uzmanlarının dolaylı bir şekilde taciz olayının hiç yaşanmamış olduğu yönündeki
yorumları Fransa’yı kızdırmış ve Fransa geçici olarak NATO Sea Guardian
misyonundan çekilmiştir. Türkiye ve NATO ilişkileri özellikle Obama döneminde
tanımlanan model ortaklık konsepti sona erdikten sonra sözü edilen dinamikler
çerçevesinde oldukça sancılı biçimde gerçekleşmiştir.

NATO ve Türkiye arasında
yaşanan krizler bir yana diğer taraftan NATO’nun kendi içerisinde de yaşanan
pek çok çalkantıdan söz etmek mümkündür. Özellikle Trump dönemi, transatlantik
ittifaktaki çatlakların arttığı bir döneme işaret etmektedir. Başkan Trump’ın
müttefiklerle arasını açan pek çok problem yaşamasına neden olan dış politika
çizgisi bir yana NATO harcamaları konusunda müttefik ülkelerin GSYH’nın % 2’sini
savunma harcamalarına ayırmaları konusundaki gerekliliği yerine getirmemeleri
gerilimin artmasına neden olmuştur. Bu sorun Trump’ın agresif tweetleri ve
yargılayıcı açıklamalarıyla da birleşince Cumhurbaşkanı Macron’un NATO’nun
beyin ölümünün gerçekleştiğine dair açıklamalarına kadar çok ciddi bir kırılma
yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla Ukrayna Savaşı’nın hemen
öncesinde karşımıza çıkan tablo, Türkiye ile birbirini anlamaktan uzak NATO
müttefikleri, kendi içerisinde çok ciddi sorunlar yaşayan transatlantik ittifak
ve dayanışma ruhu zedelenen bir müttefiklik ilişkisiydi. Ancak Ukrayna Savaşı
anlaşılamayan noktaları, aşılamayan problemleri, AUKUS’un Fransa’da yarattığı
hüsranı, Brexit’in transatlantik güvenlikte yarattığı boşluğu, Türkiye-ABD
arasında yaşanan problemleri, Doğu Avrupa ülkelerinin merkez ülkelerle yaşadığı
problemleri bir anda halının altına süpürmüş, transatlantik ittifak topyekün
mukabele stratejisi uyguladığı nostaljik ruh haline geri dönmüştür.

Nostaljiye
Dönüş

Ukrayna Savaşı’ndan sonra
Türkiye uzun süredir adlandırılmadığı biçimde transatlantik ittifakın değerli
bir üyesi olarak adlandırılmış özellikle Karadeniz güvenliği açısından NATO
üyesi olmasının ne derece önemli bir katkı sağladığı bir kez daha
hatırlanmıştır. Montrö Sözleşmesi’nin hayati bir anlaşma olduğu bir kez daha
ortaya çıkmış, Türkiye ve Batı ittifakı arasında uzun süredir yaşanan
tartışmaların geride bırakılması gerektiği açık hale gelmiştir.  Her ne kadar Türkiye dönemsel olarak Batı
ittifakıyla farklılaşan politikalar izlese de günün sonunda ülkenin ait olduğu
yer 70 yıl önce ülkenin kurucuları tarafından belirlenmiş çizgidir. Bu seçimin
rasyonel sebepleri ve güvenlik açısından gereklilikleri vardır. Dolayısıyla hem
NATO müttefiklerinin hem de Türkiye’nin bu gereklilikleri akıldan çıkarmaması
gerekir. Rusya ile ikili ilişkiler çerçevesinde işbirliği yapmak Kafkaslar,
Suriye ve Libya gibi ortak çıkar alanları söz konusuyken elzemdir. Bununla
birlikte enerji, ticaret ve turizm açısından Türkiye’nin Rusya’ya olan
bağımlılığının da altını çizmek gerekir. Dolayısıyla Rusya ile karşı karşıya
gelinmeden ve ipler koparılmadan ikili diyaloğa devam etmek önem taşımaktadır.
Ancak bu ilişki biçiminin bir müttefiklik durumuna dönemeyeceği açıktır. Zira
Rusya ile örtüşen bölgelerde etkin olunma çabasının iki ülkeyi karşı karşıya
getirdiğini unutmamak ve siyasi tarihten çıkarılması gereken dersleri akılda
tutmak gerekir. Batı ittifakı açısından durum değerlendirildiğinde ise Türkiye
ile ne kadar sorun yaşanılırsa yaşanılsın Karadeniz’de güvenliğin sağlanması,
Rusya’nın dengelenmesi ve NATO’nun Güney kanadının güvenliği açısından Türkiye’nin
geçmişte olduğu gibi bugün de önemli bir yere sahip olduğunu belirtmek gerekir.
Ukrayna Savaşı, bu gerçekliği net biçimde bir kez daha ortaya koymuştur.

360
Derece Güvenlik

Haziran sonunda
gerçekleşecek NATO Madrid Zirvesi’nde NATO yeni Stratejik Konsepti’ni
açıklayacak. Daha önce hazırlanan NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik raporundaki
çerçeveye göre NATO’nun 360 derece güvenlik anlayışıyla bütün tehditleri ve
sınamaları kapsayacak uzun vadeli stratejik bir vizyon ortaya konması
beklenmekte. Bununla birlikte karar alırken Avrupa Atlantik bölgesinde istişare
ve karar mekanizmalarının göz önünde tutulması gerekliliği raporun işaret ettiği
önemli noktalardan birisini oluşturmaktadır. Bu noktada Türkiye-Yunanistan ve
Türkiye-Fransa arasındaki problemler önemli bir sorunsala işaret etmektedir.
Üyeler arasındaki problemlerin etkin mekanizmalarla örgüt içinde çözülmesi
giderek daha ciddi bir tehdit haline gelen Rusya ve Çin’e karşı örgütün
içerisinde birlik duygusu yaratmak adına önem taşımaktadır. Bu çerçevede
Türkiye’nin özellikle son dönemde Yunanistan ile gerilen ilişkileri ve iki NATO
müttefikinin gergin açıklamaları örgüt açısından bir sorunu göstermekte, söz
edilen istişare mekanizmasının çalışması konusunda zorluklar olabileceğini
göstermektedir. Bu çerçevede Türkiye ve NATO üyelerinin istikrarlı ve
işbirliğine dayalı diyalogları örgütün bütünlüğü açısından önemlidir.

Ukrayna
Savaşı, Karadeniz Güvenliği ve Denge Politikası

Ukrayna Savaşı’nın
başından beri Türkiye’nin izleyeceği politika transatlantik ilişkiler açısından
önemli olmuştur. Rusya ve NATO müttefikleri arasında kalan Türkiye denge
politikası izleyerek bu zor durumun üstesinden gelmeye çalışmıştır. Bir yandan
NATO müttefiki olmanın getirdiği sorumluluk diğer yandan Rusya’ya olan ekonomik
bağımlılık, Türkiye’nin arada kalmasına neden olmuştur. Türkiye, sadece Ukrayna
Savaşı nedeniyle değil genel olarak NATO Rusya ilişkilerini yönetirken de denge
politikası izleme gayretinde olmuştur. Bir taraftan Sea Shield gibi NATO
tatbikatlarına katılırken diğer taraftan Kırım’ın ilhakından sonra Rusya’ya
uygulanan yaptırımlara katılmamış olması yine Kerç Boğazı krizinde Ukrayna’nın
pozisyonunu desteklemesi bu çerçevede ele alınabilir.

Türkiye’yi Karadeniz
güvenliği açısından kilit ülke yapan ve NATO açısından da değerli bir müttefik
olmasına katkı sağlayan faktörlerden birisi de Montrö Sözleşmesi ve Sözleşme’nin
Türkiye’ye sağladığı yetkilerdir.  Ukrayna
Savaşı’ndan çok daha önce bir tarihte (Mayıs 2016) Cumhurbaşkanı Erdoğan, Karadeniz’in
bir Rus gölü haline geldiği ve NATO’nun bu gerçekliğin farkına vararak hareket
etmesinin gerekliliği konusunda NATO yetkililerini uyaran açıklamalarda
bulunmuştur. Rusya, erken ihbar radarları, hava savunma füze sistemleri ve kıyı
savunma sistemleri sayesinde Karadeniz’i kontrol eder hale gelmiştir. Bu
bağlamda uzun yıllardır süren Türkiye’nin NATO’yu bölgenin dışında tutma isteği
değişmeye başlamış hatta Türkiye Romanya’yı Karadeniz’de daha güçlü bir donanma
bulundurması konusunda teşvik etmeye çalışmıştır. Karadeniz güvenliği enerji
güvenliğini de beraberinde getirmektedir. Özellikle Avrupa’nın enerji
konusundaki bağımlılığı düşünüldüğünde bölge, hem NATO üyeleri hem de Türkiye
açısından önem taşımaktadır.

Gürcistan Savaşı,
Kırım’ın İlhakı ve Ukrayna Savaşı, Karadeniz Bölgesi’nde Soğuk Savaş sonrası
dönemden beri devam eden bölgeselcilik anlayışının yerini güç dengesinin
almasına neden olmuştur. NATO üyesi Romanya ve Bulgaristan da Karadeniz
açısından önemli ülkelerdir. Bununla birlikte Romanya ve Bulgaristan’ın kısıtlı
güce sahip olduğu düşünüldüğünde sahip olduğu firkateyn, korvet, hücumbot,
karakol botu,  denizaltı ve hava araçları
ile Türkiye bölgede en güçlü donanmalarından birisi konumundadır. Bu çerçevede
Türkiye’nin Karadeniz Bölgesi’nde oynadığı rolün NATO ülkeleri açısından ve
Rusya açısından kritik olduğu açıktır. Türkiye ise hem NATO üyesi olmasının
getirdiği sorumluluğu taşımaya çalışmakta hem Rusya’yı dengede tutmak için
çabalamaktadır. Özellikle Ukrayna Savaşı devam ederken NATO’nun Karadeniz’de
Rusya’ya karşı bir keşif görev gücü kurulması gibi öneriler karşısında
Türkiye’nin dengeyi sağlamak yönündeki çabaları bu duruma işaret etmektedir.
Bununla birlikte kendi manevra kapasitesini oluşturmak için mevcut varlığını
arttırmaktadır. Ukrayna Savaşı’nın uluslararası ilişkilerin tüm dinamiklerini
değiştirdiği günümüz koşullarında, NATO Haziran’da Madrid’te gerçekleştireceği
Zirve’ye hazırlanırken ve NATO genişlemesi tartışmaları gündemden düşmezken
Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında Karadeniz’de sağlayacağı denge ve oynayacağı
rol git gide daha önemli bir hale gelmektedir.

NATO
Genişlemesi

Ukrayna Savaşı,
transatlantik ittifakı daha bütüncül hale getirip AB’yi hiç olmadığı kadar ortak
hareket etmeye yönlendirirken İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerin de geleneksel
tarafsızlık statülerinde farklılaşan bir dış politika izlemelerine neden
olmuştur. Almanya yıllardır arttırmadığı ve hep %2’nin altında kalan askeri
harcamalarını birden arttırırken, Avusturya gibi üyeler bile Ukrayna’ya ağır
silah gönderilmesine karar vermiştir. Tüm bu gelişmeler Rusya tehdidinin Avrupa
ülkeleri tarafından ne kadar ciddi algılandığını göz önüne sermektedir. Finlandiya
ve İsveç’in NATO üyesi olmak için başvuruda bulunmalarını bu çerçevede ele
almak gerekir. Türkiye’nin iki ülkenin başvurularına olumlu bakmadığını ve bu
ülkelerin terör örgütlerine verdiği destek nedeniyle veto edeceğini açıklaması,
NATO’nun genişleme süreci açısından da Türkiye’nin etkin bir aktör olduğunu
göstermektedir. Temel talep, bu ülkelerin terör örgütlerine olan desteklerini
kesmeleri iken Türkiye’nin görünmeyen taleplerinden de söz etmek mümkündür. ABD’nin
F-35 programına tekrar dahil olmak, F-16 programı için satış anlaşması
imzalamak ve S-400 nedeniyle ABD tarafından uygulanan CAATSA yaptırımlarının
kaldırılması, bu talepler arasında yer almaktadır. Diğer taraftan PYD-YPG’nin
yarattığı tehdit karşısında yeni bir Suriye operasyonu gerçekleştirmeyi düşünen
Türkiye’nin bu operasyon konusunda müttefiklerden önceki döneme göre daha
kısıtlı bir tepki beklemesi bu çerçevede değerlendirilebilir. Finlandiya ve
İsveç’in üyelikleri giderek önemli hale gelirken Türkiye’de veto hakkını
güvenlik taleplerinin karşılanması çerçevesinde koz haline getirebilir. Finlandiya
ve İsveç’in üyeliklerinin Türkiye tarafından veto ediliyor olması Rusya
tarafından da memnuniyetle karşılanan bir durumdur. Dışişleri Bakanı Lavrov’un
geçtiğimiz hafta Mevlüt Çavuşoğlu ile gerçekleştirdiği görüşmede Türkiye’nin
Suriye’deki terör gruplarından kaynaklanan endişesini anladığını belirtmesi ve
bu durumdan ABD’yi sorumlu tutması bu konunun taraflar arasında ayrı bir problem
yaratabileceğini göstermiştir.

Madrid
Zirvesi’ne Doğru

Madrid Zirvesi, NATO’nun
yeni stratejik konseptinin belirleneceği, ittifakın geleceğinin yeniden
şekilleneceği ve Türkiye ile var olan sorunların da ele alınacağı tansiyonu
oldukça yüksek bir zirve olacaktır. Ukrayna Savaşı pek çok dinamiği
değiştirdiği gibi Türkiye’nin  rolünün
yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirmiştir. Özellikle Antalya Diplomasi
Forumu’nda ve İstanbul’da gerçekleşen Rusya ve Ukrayna görüşmeleri sırasında
Türkiye’nin kolaylaştırıcı ve arabulucu rolü, Türkiye’nin uluslararası imajına
katkıda bulunmuş,  iki tarafla da
konuşabilen ülke olmak izlediği denge politikası açısından pozisyonunu
güçlendirmiştir.  Bu çerçevede ittifak
içerisindeki üyelerle sorunlarını çözebilmiş, sahip olduğu avantajları rasyonel
politikalara döndürmeyi başaran bir Türkiye hem kendi dış politikasındaki ivme
hem de NATO ittifakının geleceği açısından önemli bir aktör olacaktır.


Sinem Ünaldılar Kocamaz, Doç. Dr., Ege Üniversitesi

Sinem Ünaldılar Kocamaz, Ege Üniversitesi öğretim üyesidir. 2002 yılında Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Aynı sene Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. 2005 yılında, yüksek lisans eğitimini “Çokuluslu Şirketlerin Uluslararası Aktörler Olarak Siyasi ve Ekonomik Rolleri” başlıklı tez çalışmasıyla tamamlamıştır. Doktorasını ise AB Çalışmaları alanında, 2011 yılında “Tony Blair Döneminde İngiltere’nin Transatlantik İlişkilerinin Avrupa Birliği Bütünleşme Sürecine Etkisi” başlıklı doktora tez çalışmasıyla tamamlamıştır. 


Bu yazıya atıf için: Sinem Ünaldılar Kocamaz, “NATO Zirvesine Doğru Türkiye-NATO İlişkileri ‘, Panorama, Çevrimiçi Yayın, 23 Haziran 2022, https://www.uikpanorama.com/blog/2022/06/23/natozirv/


Telif@UIKPanorama. Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına/yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.