Yasallık Ve Meşruiyet İkilemi Açısından Rusya’nın Ukrayna Müdahalesi Üzerine Notlar – Burak Güneş & Çağrı Emin Demirbaş

Neredeyse tüm uluslar, uluslararası hukukun neredeyse tüm ilke ve yükümlülüklerini neredeyse her zaman yerine getirirler.” (Louis Henkin)

“Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler.” (Karl Marx, 2010) –Kapital Cilt 1

ÖZET

24 Şubat 2022 tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, henüz 21 Şubat günü resmi olarak tanıma kararı aldığı Donbas cumhuriyetlerinin çağrısı üzerine Ukrayna’ya yönelik “bir askeri operasyon” yürütüleceğini dünyaya ilan etmiştir. Akabinde başlayan askerî harekât uluslararası politika açısından olduğu kadar uluslararası hukuk açısından da büyük tartışmalar yaratmıştır. Putin konuşmasında başta ABD olmak üzere Batı devletlerinin Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana çeşitli askeri operasyonlarda kullanageldiği yasallık ve meşruiyet söylemlerine referans vermekte ve bunları Rusya’nın operasyonu için de kullanmaktadır. Bu yazıda Putin’in söz konusu açıklamaları referans alınarak, Rusya’nın askeri operasyon için öne sürdüğü gerekçeler hukuk felsefesinin kadim meselelerinden olan yasallık ve meşruiyet arasındaki ilişki bağlamında analiz edilmeye çalışılmaktadır.

Giriş

Sonda söyleyeceğimizi başta söylemek
gerekirse şiddet, uluslararası sisteme içkin politik bir eylemdir. Günümüzde de
geçmişte olduğu kadar şiddet, devletler arası ilişkilerin ayrı düşünülemeyecek
bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak uluslararası toplumun şiddeti -en azından
kuramsal olarak- yasaklamaya çalıştığı ve Birleşmiş Milletler Antlaşması ile de
bunu hayata geçirdiği söylenebilir. Ne var ki bu durum, özü itibariyle şiddetin
tamamen sistemin dışına çıkarılması, bir diğer ifadeyle dışsallaştırılması
değil, II. Dünya Savaşı sonrası galip devletler eliyle yaratılan uluslararası
sistemde belirli devletlerin tekeline ve-veya oydaşmasına bırakılması anlamına
gelmiştir. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler (BM) (“UN
Charter,” 1945) Şartı ile oluşturulan kuvvet kullanma ve tehdidine
başvurmanın yasaklanması, devletlerin şiddete başvurmasını engellememiş,
sistemi açmazlar ile dolu bir duruma sokarak, uluslararası hukuku -en azından
kuvvet kullanımı konusunda- tutarsız bir öğreti haline getirmiştir. Sistemin
açmaza düştüğü son örnek ise Rusya Federasyonu’nun, Ukrayna’ya başlattığı
askeri kuvvet kullanma girişimidir. Zira bu müdahale, karşıt tarafların, aynı
kuralları kullanarak ve aynı uluslararası hukuka atıf yaparak farklı meşruiyet
zeminleri elde etmeye çalıştıkları birçok örnekten yalnızca en güncel olanıdır.

24 Şubat 2022 Perşembe günü gerçekleşen
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı V. Putin’in tarihe geçen konuşması, Aljazeera
Haber ajansı tarafından, “Putin, İkinci Dünya
Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da bir devletin diğerine karşı en büyük saldırısını
başlatmadan önce ulusuna seslendi,” şeklinde haberleştiriliyor ve Putin’in
konuşması savaş ilanı olarak değerlendiriliyordu (Jazeera, 2022). Gerçekten de Rusya liderinin bu konuşması, 2008
yılında Rusya’nın Gürcistan’a ve 2014’te Kırım’a gerçekleştirdiği askeri karışma
örnekleriyle karşılaştırıldığında, Ukrayna operasyonunun diğerlerinin yanında
son derece tarihsel bir kırılma anı olarak resmedilmesinde büyük pay sahibi
olmuştur. Putin’in (bu yazının devam eden kısmında değinileceği üzere)
konuşmasında vurguladığı noktalar, paradoksal olarak, en büyük rakibi olarak
adlandırılabilecek Amerika Birleşik Devletleri ve NATO’nun son otuz yılda
içinde katıldığı -ya da bizatihi başlattığı- askeri operasyonlarda
kullanageldiği söylemlerin, Rusya tarafından yeniden formüle edilmesi olarak
değerlendirilebilir. Başlı başına bu durum dahi uluslararası hukukun yapısına
dair soru işaretlerinin artmasının önünü açar niteliktedir.

Kimi uluslararası hukukçular normatif
sorun alanları ile alakalı konularda kesin ifadelerde bulunmayı sevmektedirler.
Başka bir deyişle hukukun belirli olduğu fikri hâkimdir. Bu görüşe göre, kural
ortadadır ve benzer olaylara uygulandıkları zaman benzer sonuçlar çıkması da
doğaldır. Böylelikle hukukun belirli olmasının yanı sıra, apolitik bir düzlemde
cereyan ettiği de savunulmaktadır. Yani hukuk, siyasetin bir nevi anti-tezidir.
Siyasetten ari bir hukuk anlayışı, aynı zamanda formalist bir anlayışı da beraberinde
getirmektedir. Sonuç olarak beklenti, hukukun her zaman doğruyu göstereceği ve
bu doğrunun da adaleti sağlayacağı yönünde olmaktadır ki bu özellikle egemen
devletlerin oluşturduğu bir sistemde işlerlik göstermesi beklenen bir hukuk
dalı için en iyi ihtimalle iyimserlikle tanımlanabilir. Zira J. Derrida’nın (Derrida, 2005; Derrida, Ricciardi, & Yu, 2004)
isabetle tespit ettiği gibi egemen kavramı her zaman en yüce anlamına gelen “majestas”
sözcüğüyle anılmıştır. Nitekim kavramın mucidi J. Bodin’in de sözcüğü “superanus”
sözcüğünden türetmiştir (Ağaoğulları, 2015).
Şüphesiz egemenliğin egemene bahşettiği en temel erk de kural koyma yani yasama
tekelini tek başına kullanmaktır. Dolayısıyla tüm devletlerin majestaslar
ya da superanuslar olarak yasa koyucu iradeler olarak bulundukları bir
sistemde hukukun adil, evrensel, belirli ve tutarlı olduğu görüşü hayli
iddialıdır. Bu düşünce tarzı, uluslararası devletler sisteminin taşıyıcı ilkesi
konumundaki egemenliğin ve bu ilke etrafında şekillenen egemen-eşitler
arasındaki mücadelenin uluslararası sistem ve dolayısıyla uluslararası hukuk
üzerindeki derin etkisini büyük ölçüde göz ardı etmektedir.

Westphalia ile anılan geleneksel/modern
uluslararası ilişkiler her devletin kendisini egemen olarak tanımladığı ve böylelikle
sınırları (yetki alanı) içerisinde kendisinden üstün otorite tanımadığı, dış
ilişkilerinde ise diğer egemenlerle eşit ve onlardan bağımsız olduğunu ileri
sürdüğü bir sistem içerisinde cereyan etmektedir. Bunun açık anlamı, kuramsal
düzeyde, devlet egemenliği üzerinde konumlanan ve neyin hukuka uygun neyin
hukuka aykırı olduğunu dikte edecek üstün bir otoritenin ve/veya aşkın bir
ilkenin yokluğudur. Uluslararası hukuk bu bağlamda uluslararası politikaya
dışsallaşmış değil, bilakis ona içsel olan ve hatta onun aracılığıyla
belirlenen bir hukuksal alana tekabül eder. Dolayısıyla devletlerin mevcut
uluslararası hukuka uygun davranmaları kadar, aykırı davranışları da onların
aynı zamanda uluslararası hukukun yapıcı birer unsuru olmalarının doğal bir sonucudur
(Shaw, 2017).

Martti Koskenniemi’nin ustalıkla ele
aldığı gibi, devletler, davranışlarını meşrulaştırırken ya insan hakları gibi
aşkın ilkelere atıf yaparlar (inici yaklaşım) ya da egemen iradeyi öncelerler
(çıkıcı yaklaşım). Özellikle konu “en uç siyasal” olarak tabir edilen savaşa
başvurma hakkı olduğunda yasallık ve meşruiyet arasındaki ilişki daha güçlü bir
biçimde vurgulanmak durumundadır (Koskenniemi,
2006). Çünkü egemenlik sıklıkla vurgulandığı gibi iki yüzü olan ve bu
yönüyle ciddi çelişkiler barındıran bir kavramdır. Wendy Brown’a göre bu
yönüyle egemenlik “hem tepeden tırnağa hukuktur, hem de hukuksuzluktur” (Brown,
2011). Zira aynı egemenlik devlete en üstün buyurma kudretini verirken, diğer
bir yönüyle bu kudreti sınırlamak amacındadır. Kuvvet kullanma bağlamında aynı
egemenlik devleti şiddete başvurma konusunda tekelleştirirken, diğer bir
yüzüyle bu gücü ortadan kaldırmak veya sınırlamak hedefindedir. Özetle,
devletler söz konusu olan savaşa başvurma hakkı olduğunda ve bu hakları
herhangi bir normatif çerçeve tarafından engellendiğinde eylemlerini yasal
zeminden meşruiyet zeminine kaydırmak suretiyle temellendirmek çabasına
girişmektedirler. Bu da Koskenniemi’nin yukarıda bahsettiğimiz formülasyonu
dikkate alındığında, inici yaklaşımlardan çıkıcı yaklaşımlara devamlı
gerçekleşen bir salınımı mecbur kılmaktadır. Kısacası, savaşı dikkate alırsak,
devletler farklı meşrulaştırma söylemlerini kendi eylemleri için temel
alabilirler. Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, bu iddia, 19’uncu yüzyılın
ikinci yarısı itibariyle belirgin şekilde sisteme yerleşmiş denilebilir. O
zaman iradenin esas olması, ancak iradenin üzerinde konumlanan aşkın hukukun
ortadan kalkması ile mümkündür. Sorumuzu yeniden formüle edersek: savaş egemen
iradenin, egemen olmasının bir sonucu olarak başvurduğu bir dış politik eylem
midir?

“Haklı savaş” doktrini tarihsel olarak
topluluklar/halklar/uluslar/devletler arasında savaşın zorunlu bir kötülük
olarak kabul edilmesinin ve dolayısıyla belirli sebeplere dayanıldığında
savaşmanın bir çeşit adaleti sağlama yolu olduğunun kabulünü yansıtır (Demirbaş, 2017; Güneş, 2021). Örneğin, 16’ncı
yüzyıl İspanya’sı dikkate alındığında, bir savaşın haklı olabilmesinin yegâne
kuralının, sekülerleşmiş doğal hukuka uygunluğu olduğu görülecektir. Başka bir
deyişle savaş ancak doğal hukukun ortaya koyduğu çerçeve içerisinde
başvurulabilen bir politik yoldur. Bu yolla Avrupa toplumları yeni keşfedilen
yerlerdeki varlıklarını ve bu yerlerdeki halklarla girişilecek herhangi bir
savaşın haklılığını; yerli halkların doğal hukuku ihlali ile açıklayacaklardır.
Bu dönemde doğal hukukun öne sürdüğü en önemli ilke ticaret hakkı olarak kabul
edilmiş ve bu hakkın ihlal edilmesi, Avrupa toplumlarına haklı bir savaş sebebi
sunmuştur (Anghie, 2007).

Tarihsel akış içerisinde – kabaca
19’uncu yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte – iradenin üzerinde konumlanan ve
iradenin karar almasını kısıtlayan aşkın bir ilke olarak doğal hukukun
sistemden dışlanmasıyla egemen irade tek ve yegâne kurucu ilke olarak ortaya
çıkacaktır. Bu bağlamda yaşanan gelişmeler haklı savaşı (bellum justum) Hans
Köchler’in ifadesiyle “yasal savaş” (bellum legale) anlayışına dönüştürecek
olan adımlarla sonuçlanacaktır (Köchler, 2005). Öncelikle ortaya çıkan “egemen
irade” savaşa başvurma kararını alırken artık kendisinin üzerinde konumlanan ve
hiyerarşik olarak uymak zorunda olduğu -ya da başka bir deyişle hukuksal
geçerliliğini ya da meşruiyet zeminini iddia etmek durumunda olduğu- aşkın bir
ilkeye ihtiyaç duymamaktadır.

Savaş dış politikanın doğal bir
unsurudur ve devletler çıkarları gerektirdiğinde savaşa başvurma hakkını doğal
olarak sahiplenmektedirler. Savaşa başvurma hakkının iradeden kaynaklı doğal
bir hak olarak düşünülmesi, dış politikanın ayrılmaz bir parçası olarak kabul
edilmesi ve bu durumun sorgulanmaması; I. Dünya Savaşı ile değişmeye
başlamıştır. Milletler Cemiyeti ile savaşın ancak belli kurallar dahilinde
başvurulabilecek bir eylem olduğuna dair anlayış gündeme gelecek, Kellog-Briand
Paktı ile savaşın ulusal politikanın bir aracı olmaktan çıkarılması iradesinin kimi
devletlerce gösterildiğine tanık olunacaktır (Pact,
1928). II. Dünya Savaşı sonrasında ise BM Şartı ile savaşa başvurmak,
Şart’taki teknik ifadesiyle kuvvet kullanımı belirli istisnalar dışında
yasaklanacaktır.

BM Şartı’nın 2’nci maddesi BM’nin
amaçlarına dair izlediği (ya da izleyeceği) ilkeleri sıralamaktadır. Bu
ilkelerin temelinde devletlerin egemen eşitliği yatmaktadır. Egemen-eşitlik
anlayışı beraberinde iç işlere karışmazlık ya da müdahale etmeme (non-intervention) ilkesini de devletlerin
bir yükümlülüğü olarak ortaya çıkarmaktadır. BM Şartı’nın 2/4’üncü maddesinde
formüle edildiği şekliyle; “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek
herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa
karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir
biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan
kaçınırlar.” Burada dikkat çeken ana unsur, kuvvet kullanmanın yasaklanmasının
yanında, kuvvet kullanma tehdidinde bulunmanın da yasaklanmış olmasıdır. Bu
yasağa ilişkin ise iki ana istisna getirilmiştir: Bunların ilki BM Şartı Madde
51’de belirtilen “meşru müdafaa” hakkı, ikincisi ise BM Şartı’nın VII. Bölüm’ü
çerçevesinde BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) uluslararası barış ve güvenliğin
korunması ve sürdürülmesi adına alacağı zorlama tedbirleridir.

BM Şartı’nın getirmiş olduğu
düzenlemelerle birlikte meşru/haklı savaştan, yasal savaş anlayışına geçilmesi
bir yönüyle savaşın sınırlandırılması anlamına gelmekle birlikte, aslında
mutlak bir yasak anlamına da gelmemektedir. İstisnalardan ilkini oluşturan
meşru müdafaa (her ne kadar devletler tarafından sıklıkla suiistimal edilse de)
meşru savunmanın tarihsel olarak her zaman haklı bir gerekçe olarak kabul
edildiği göz önüne alındığında doğal bir istisnadır. Diğer taraftan dönemin güç
dengeleri esas alınarak oluşturulmuş olan BMGK’ye tanınan diğer istisna, küçük
bir azınlığa hem yasağı delebilme hem de kuvvet kullanımından yalıtılabilme
hakkı tanıyan tartışmalı bir yapı yaratmıştır. Daimî üyelerin oydaşması ya da
çatışması uluslararası barış ve güvenliği neyin tehdit ettiği neyin etmediği
noktasında, dolayısıyla kuvvet kullanmanın hangi durumlarda gerekli olduğunun
belirlenmesinde nihai ölçüt durumuna getirilmiştir. Fakat sorun bunun daha
ötesindedir. Zira devletler bu yasak ve istisnalarıyla hiçbir zaman
yetinmemişler ve yasağı devamlı delmek arzusunda olmuşlardır. Tam da bu noktada
yasal gelişmelerle sistemin dışına itilmiş olan meşru müdahalecilik ya da haklı
savaş doktrini uluslararası ilişkilerde yeniden konum kazanmaktadır. Rusya’nın
Ukrayna müdahalesini ve Putin’in açıklamalarını bu bağlamda okumak yerinde
olacaktır.

-Putin, Savaş ve Uluslararası
Hukuk: Söyleme Dair Notlar-[1]

Putin’in 24 Şubat’taki büyük yankı
yaratan açıklamalarına bakıldığında söz konusu bu çelişkiler açıkça görünür bir
durumdadır (Putin, 2022). Zira Putin’in
açıklamaları Rusya işgalini uluslararası hukuka uydurma çabasından ziyade, Batı
istisnacılığına bir gönderme biçiminde de algılanabilir. Aslında Putin
konuşmasında SSCB’nin dağılmasından bu yana ABD başta olmak üzere Batı
ülkelerinin ve NATO’nun çeşitli kuvvet kullanımı örneklerine sıklıkla atıfta
bulunarak, Rusya’nın kendi eyleminin de benzer örnekler kadar uluslararası
hukuka aykırı olacağına ilişkin örtülü bir kabulde bulunmaktadır. Her ne kadar
Putin çeşitli uluslararası hukuk kaynaklarına atıfla müdahalenin yasallığına
ilişkin iddialar öne sürse de bunların daha çok ironik bir anlamda kullanıldığı
söylenebilir. Özünde Putin’in açıklaması realizme vurgu yapmakta ve Rusya’nın
ulusal çıkarlarının ve güvenliğinin her şeyin üzerinde bir öneme sahip olduğunu
kalın çizgilerle ortaya koymaktadır. Diğer taraftan Putin, Rusya’nın eylemine
yönelik getirilecek olan uluslararası hukuka aykırılık noktasındaki
eleştirilerin de önünü almak maksadıyla, Batı’nın ve özellikle de ABD’nin
uluslararası hukuku alenen ihlal ettiği örneklere göndermede bulunarak ve bu
örneklerde ilgili Batı devletleri tarafından meşru gerekçe olarak öne sürülen
insan hakları ihlalleri, insancıl müdahale, koruma sorumluluğu, önleyici
meşru-müdafaa gibi birçok iddiayı gündeme getirerek meşruiyet devşirmeye
çalışmaktadır. Bir nevi Pax-Russica (Rus Barışı) döneminin işaretini vermek
istemektedir; aynı ABD’nin 2001 yılı itibariyle Pax-Americana (Amerikan Barışı) söylemiyle yapmaya çalıştığı gibi.

“SSCB’nin
çöküşünden sonra dünyanın yeniden paylaşılması fiilen başlamış ve o zamana
kadar gelişmiş olan uluslararası hukuk normları (ve II. Dünya Savaşı’nın
sonunda kabul edilen ve sonuçlarıyla büyük ölçüde pekişmiş olan temel ve en
önemli olanları)
kendilerini Soğuk Savaş’ın kazananları olarak ilan edenler
tarafından çiğnenmeye başlanmıştır.” [vurgular yazarlara aittir]

Görüldüğü gibi Putin ilk olarak, Soğuk
Savaş’ın sona ermesinden bugüne Batı devletlerinin özellikle en temel
uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmeye başladığını vurgulamaktadır.
Putin’in “en temel ve en önemli kurallardan” kastı şüphesiz “egemenlik” ve
“egemen-eşitlik” kavramlarının bir gereği olan kuvvet kullanmama ya da
karışmama ilkeleridir. Putin devamla bu ihlal örneklerinden en önemli
olanlarını da dile getirmektedir:

 “Çok uzak örneklere bakmaya gerek yoktur. İlk
olarak herhangi bir BMGK yetkisi olmaksızın hava kuvvetleri ve füzeler
kullanarak Avrupa’nın tam da merkezine, Belgrad’a kanlı bir askeri operasyon
düzenlemişlerdir. Daha sonra sıra Irak, Libya ve Suriye’ye gelmiştir. Libya’ya
karşı gayrı-meşru kuvvet kullanımı, Libya sorununa ilişkin alınan BMGK
kararlarının tamamının çarpıtılması ile bir devletin tamamen yıkılmasına,
kocaman bir uluslararası terörizm yatağının ortaya çıkmasına, ülkenin yıllardır
devam eden bir iç savaşla bir insancıl felakete mahkûm edilmesine neden
olmuştur. Yalnızca Libya’da değil, tüm bölgede yüzbinlerce, milyonlarca insanın
kaderini etkileyen bu trajedi, Kuzey Afrika’dan ve Orta Doğu’dan Avrupa’ya
kitlesel göç hareketlerini tetiklemiştir… Benzer bir son Suriye için de
hazırlanmıştır. Batı koalisyonunun Suriye hükümetinin rızası ve BMGK’nin
yetkisi olmaksızın
yürüttükleri savaş saldırganlıktan,
müdahaleden
başka bir şey değildir. Fakat bu işgaller serisinde özel bir
yere sahip olan şüphesiz ki herhangi bir yasal zemine sahip olmayan Irak
işgalidir. Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına ilişkin sözde güvenilir
bilgi, sözde sebep olarak seçilmiştir… Genel olarak, hemen her yerde, Batı’nın
kendi düzenini kurmaya çalıştığı dünyanın her bölgesinde sonuç kanlı,
iyileşmeyen yaraların olduğu, aşırılıkçılık ve terörizm ülserleridir. Tüm bu
söylediklerim en korkunçları olmakla birlikte uluslararası hukukun hiçe
sayıldığı yegâne örnekler de değildir
.”

Putin 1999 Kosova, 2003 Irak, 2011 Libya
ve Suriye örneklerine işaret etmekte ve bu örneklerde gerçekleştirilen
müdahalelerin yasadışılığını ve gayrı-meşruluğunu özellikle vurgulamaktadır. Bilindiği
gibi Kosova, Irak ve Suriye örneklerinde BMGK’nin yetkilendirmesi olmaksızın
askeri müdahale araçları devreye sokulmuştur.[2] Libya örneğinde ise Rusya
ve Çin’in çekimser kalması sonucu 1973 sayılı BMGK kararı ile yetkilendirilen
müdahale, Putin’in açıklamasında da vurguladığı gibi, yetki sınırlarını aşarak
Kaddafi rejiminin devrilmesine ve Libya’nın kaotik bir yapıya dönüşmesine neden
olmuştur. Yukarıda da ifade edildiği gibi Putin’in uluslararası hukuk
ihlallerine yönelik bu güçlü vurguları Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri
harekatının da en fazla bunlar kadar uluslararası hukuka aykırı olacağına
yönelik bir kabulü zımnen yansıtmaktadır.

Bu açıklamalarından sonra Putin,
Rusya’nın müdahalesinin meşru gerekçelerini ve uluslararası hukuk dayanaklarını
ortaya koymaktadır:

“Tüm bunlara katlanmak basitçe imkansızdır. Orada yaşayan ve yalnızca Rusya’ya güvenen, yalnızca bizden umut bekleyen milyonlarca insana karşı gerçekleştirilen soykırımın, bu kâbusun ivedilikle sona erdirilmesi gerekmektedir. Donbas Halk Cumhuriyeti’ni tanıma kararı almamızın temel nedeni insanların bu özlemleri, hisleri ve acılarıdır… Önde gelen NATO ülkeleri, kendi amaçlarına ulaşmak için Ukrayna’daki neo-Nazileri ve aşırılıkçı milliyetçileri her yönden desteklemekte ve bu durum da Kırımlı ve Sivastopolluların özgür seçimlerini yapmalarını, Rusya ile yeniden birleşmelerini engellemektedir… Donbas halk cumhuriyetleri yardım için Rusya’ya yüzünü dönmüşlerdir… Bu bağlamda, BM Şartı’nın 7. Bölümü Madde 51 ile uyumlu olarak, Rusya Federasyon Konseyi’nin yetkisi ve Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti ile bu yıl 22 Şubat’ta Federal Meclis tarafından imza edilen karşılıklı yardım ve dostluk anlaşmalarının gereği olarak özel bir askeri operasyon yürütülmesine karar vermiş bulunuyorum.”

Putin’in bu açıklaması birçok meşruiyet
ve yasallık iddiasını içerisinde barındırmakla birlikte, buradaki en temel
iddia davetle müdahale (intervention by
invitation
) olarak anılan ve tartışmalı olmakla birlikte uluslararası
hukukta yasallığı kabul edilebilen bir müdahale biçimidir.[3] İlgili hükümetin daveti
üzerine örneğin bir ayaklanmayı bastırmak adına başka devlet ya da devletler
tarafından ilgili ülke toprağına askeri müdahalede bulunulması yasal olacaktır (Shaw, 2017). Putin, bağımsızlıkları Rusya
Federasyonu tarafından tanınan Donbas cumhuriyetleri olarak anılan Donetsk Halk
Cumhuriyeti ve Luhansk Halk Cumhuriyeti’nin yardım çağrısı üzerine askeri
operasyonlara başlandığını iddia etmektedir (Dasha
Litvinova, 2022). Fakat Rusya’nın müdahalesinin davetle müdahale kabul
edilebilmesi en az iki açıdan mümkün görünmemektedir. Birincisi anılan
bölgelerin Ukrayna’nın bir parçası olması ve dolayısıyla böyle bir müdahalenin
ancak Ukrayna devletinin davetiyle gerçekleştirilebilecek olmasıdır. İkincisi
ve daha önemlisi ise Rusya’nın askeri karışmasının/müdahalesinin bu bölgelerin
de ötesine geçerek ülkenin tamamına yönelik bir saldırıya dönüşmüş olmasıdır.

Stanford Üniversitesi Uluslararası Hukuk
Profesörü Allen Weiner de kendisiyle yapılan röportajda,  Rusya’nın ayrılıkçı Donetsk Halk Cumhuriyeti
ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri’ni ve hükümetlerini tanımasının hukuka aykırı
olduğunu, çünkü, uluslararası hukukun yerleşik kuralları dikkate alındığında,
devlet olmak ve tanınmak kriterlerinin bu iki örnekte geçerli olmadığını
söylemektedir (Driscoll, 2022). Bu yüzden
bu iki cumhuriyet uluslararası hukukça devlet olarak tanınamayacak, bu iki
yapının devlet olarak tanınması ise Ukrayna’nın iç işlerine hukuksuz müdahale
anlamına gelecektir. Böylelikle bu iki yapının davet usulü ile Rusya ordusunu
çağırması mümkün değildir.

Fakat Putin bu temel yasallık iddiasının
ötesine geçerek Kiev rejiminin soykırım faaliyetlerinde bulunduğu yönünde bir
suçlamayla Rusya’nın müdahalesine bir meşruiyet zemini kazandırmaya da
çalışmaktadır:

“Bu operasyonun amacı Kiev rejiminin 8 yıldır sürdürmekte olduğu soykırım ve zorbalığa maruz bırakılan insanları korumaktır. Ve bunun için Ukrayna’nın denazifikasyonu [Nazilerden temizlenmesi] ve silahsızlandırılması ve içinde Rusya Federasyonu vatandaşlarının da bulunduğu sivillere karşı gerçekleştirilen sayısız kanlı suçu işleyenleri adalet önüne getirmek için çabalamalıyız.”

Görüldüğü gibi Putin, müdahaleyi
soykırım ve zorbalığa maruz bırakılan insanları korumak ve ülkeyi Nazilerden
temizlemek gibi amaçlar öne sürerek meşru gerekçelerle donatmakta, bir diğer
ifadeyle haklı savaş argümanına yaslanmaktadır. Bu kavramlar Putin tarafından, hiç
şüphesiz, özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra uluslararası hukukun
önemli tartışma maddelerinden biri haline gelen insancıl müdahale ve bu
kavramın geliştirilmiş biçimi olan koruma sorumluluğu çerçevesinde
kullanılmaktadır. 1990’lı yıllardan beri meşruiyeti iddia edilen ve özellikle
de yasallığı bulunmayan birçok örnekte müdahalelerin insancıl gerekçelerle
gerçekleştirdiği argümanı, özellikle, Batı devletleri tarafından
kullanılmıştır. Putin’in de özellikle altını çizmiş olduğu Kosova örneğinde
benimsenmiş olan “yasal olmayan fakat meşru” (illegal but legitimate) kavramını da bu noktada hatırlamak
gerekmektedir. Zira bu örnekte Rusya’nın vetosu sebebiyle BMGK’den bir
yetkilendirme kararı sağlanamayınca, NATO üzerinden gerçekleştirilen askeri
müdahale insan haklarını korumak maksadıyla gerçekleştirildiği için yasal olmayan
fakat meşru bir müdahale olarak lanse edilmiştir.

İnsancıl müdahale kavramı yoğun ve
kitlesel ölümlerin, ciddi insan hakkı ya da insancıl hukuk ihlallerinin olduğu
ülkelere yönelik “yasal olanı aşabilecek bir meşruiyet” zemini üretilmesine
olanak sağlayabilen bir müdahale biçimidir. (Elbette “insancıl müdahale”
kavramı, kolonyal geçmişi hatırlattığı ve büyük güçlerin sistem içerisindeki
tek taraflı kuvvet kullanımlarına hukuksal kılıf oluşturabileceği
endişelerinden dolayı, devletler sistemi üyelerinin büyük çoğunluğunun rızasını
bulamamış ve pozitif hukuk kuralı haline dönüşememiştir.)

Egemenlik ilkesine bağlı devletlerin,
insancıl müdahale ile egemenliklerinin zedeleneceği endişesini gidermek için
2001 yılında bir çalışma gerçekleşmiş ve “Koruma Sorumluluğu Doktrini” ortaya atılmıştır. Buna göre
devletler, egemen olmalarından ötürü, vatandaşlarını korumakla yükümlüdürler. Ayrıca
devletler, vatandaşlarına karşı savaş suçu, soykırım suçu, insanlığa karşı suç
vb. faaliyetlerde bulunamazlar. Böylesine bir durumun varlığı, devletlerin
vatandaşlarını koruma sorumluluğunu yerine getiremediği anlamına gelir ve
sorumluluk (belli koşullar dahilinde) uluslararası topluma geçer. En son
Libya’ya yönelik gerçekleşen ve BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı (1970 ve kuvvet
kullanmayı da içeren 1973 sayılı
kararlar) yetkilendirme kararları uyarınca icra edilen operasyonların hukuksal
temeli, “Koruma Sorumluluğu Doktrini” çerçevesinde şekillenmiştir.

Fakat hemen belirtilmelidir ki bugüne
kadar ne insancıl müdahale ne de koruma sorumluluğu yasal bir zemine kavuşmuştur.
Koruma sorumluluğu açısından önemli adımlardan bir tanesi olan 2005 yılındaki
BM Dünya Zirvesi’nde koruma sorumluluğunun uygulanabilmesi BMGK’nin
yetkilendirmesine tabi kılınmıştır. Dolayısıyla BMGK yetkilendirmesi olmaksızın
herhangi bir müdahalenin insancıl ya da koruma sorumluluğu bağlamında iddia
edilmesi müdahaleye yasal bir zemin yaratmayacaktır. Burada asıl önemli olan
nokta yasallıktan ziyade meşruiyet iddialarıdır. Yukarıda da ifade edildiği
gibi Putin, Batılı öncüllerinin örneklerine de referansla benzer argümanları
kuşanarak müdahaleye meşruiyet kılıfı giydirmeye çalışmaktadır. Nitekim Putin
2008 Osetya müdahalesi sırasında Koruma Sorumluluğu argümanını öne sürmüş (Evans, 2008) ve 2014 Kırım işgal ve ilhakı
sırasında ise Kırım halkının korunması gerekliliğini gerekçe
göstermiştir
.

Putin’in askeri müdahalenin yasallığı ve
meşruiyetine yönelik diğer bir argümanı ise self-determinasyon hakkıdır:

“II. Dünya Savaşı’nın sonuçları kadar halkımızın Nazizme karşı mücadelede yaptıkları fedakarlıklar da kutsaldır. Fakat bu … BM Şartı’nın 1. Maddesinde ifadesini bulan ulusların self-determinasyon hakkını ortadan kaldırmaz. Ne SSCB’nin kuruluşu boyunca ne de II. Dünya Savaşı sonrasında modern Ukrayna’nın bir parçası olan belirli topraklar üzerinde yaşayan insanlara kendi hayatlarını nasıl düzenlemek istediklerinin kimse tarafından sorulmadığını hatırlatmama izin veriniz. Politikamız herkesin bağımsız bir biçimde kendi geleceklerini ve çocuklarının geleceklerini seçme özgürlüklerinin bulunduğu bir özgürlük anlayışına dayalıdır. Ve önemle belirtmek isteriz ki bu hak, seçme hakkı günümüz Ukrayna toprakları üzerinde yaşayan tüm halklar ve bunu isteyen herkes tarafından kullanılabilir”.

Yukarıda da ifade edildiği gibi Rusya
henüz 21 Şubat 2022 tarihinde bağımsızlıklarını tanıdığı Donetsk ve Luhansk
cumhuriyetlerinin self-determinasyon hakkını gündeme getirmekte (News, 2022) ve buradan yola çıkarak, tıpkı
Kırım örneğinde yaşandığı gibi, bu cumhuriyetlerin halklarının Rusya
Federasyonu ile birleşebileceklerini ima etmektedir. Yine yukarıda yer
verildiği üzere bu cumhuriyetlerin çağrısı üzerine davetle müdahale ya da
insancıl müdahale argümanlarını ileri sürmektedir.

Harvard Uluslararası Hukuk Profesörleri G.
Blum ve N. K. Modirzadeh’in de belirttikleri gibi self-determinasyon hakkı
uluslararası hukukun temel haklarından biri olduğundan Ukrayna’daki herhangi
bir etnik azınlığın kendi siyasal statüsüne karar vermesi mümkündür (Neal, 2022). Fakat buradaki en temel sorun
uluslararası hukukta bu hakkın tek taraflı olarak kullanılması, bir diğer
ifadeyle bir devletten ayrılarak başka bir devlet meydana getirilmesinin genel
bir yasak olarak kabul edilmesidir. Aksine uluslararası hukuk devletlerin
toprak bütünlüklerini korumaktadır. Diğer taraftan Blum ve Modirzadeh’e göre
“yalnızca ilgili azınlığın devam eden baskıya ve boyun eğdirmeye maruz
bırakıldığı ve “iç self-determinasyon” dışında başka bir seçeneğin bulunmadığı
en uç örneklerde kullanılabilen bir “onarıcı ayrılma” (remedial secession) uluslararası hukukça tanınmaktadır. Putin’in
soykırım iddialarında bulunmasına rağmen bölgeye ilişkin böyle bir verinin
doğrulanamaması şimdilik bu iddiaları kuşkulu ve asılsız kılmaktadır.

Diğer taraftan Putin’in de özellikle
vurguladığı Kosova örneği, çelişkileri göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Rusya, 2008 yılında bağımsızlığını tek taraflı bir deklarasyon ile elde eden
Kosova’ya dair söyleminde, bağımsızlığın kabul edilmesinin bir gelenek
yaratabileceğini ve dünyanın farklı coğrafyalarında bu tarz hareketlerin
artabileceğini söylemiştir. Çünkü uluslararası hukukun yerleşik kurallarından
birisi “devletlerin toprak bütünlüğü” ilkesidir. Kosova’nın tek taraflı
bağımsızlığı bu ilkeyi ihlal etmekte, önü alınamaz bir sürecin fitilini ateşleme
ihtimalini bağrında taşımaktadır. Söz konusu duruma dair Uluslararası Adalet
Divanı’nın almış olduğu karar ayrıca önemlidir. Zira Kosova’nın 2008 yılında
tek taraflı olarak yapmış olduğu bağımsızlık ilanı, 2010 yılında Uluslararası
Adalet Divanı tarafından alınan danışma görüşüyle hukuk dışı ilan edilmemiştir.
Aksine bu kararda egemen devletleri incitmemek için konunun etrafından
dolanıldığı izlenimi oluşmuştur. Zira Mahkeme kararında, tek taraflı bağımsızlık ilanlarının uluslararası hukuku ihlal ettiğine
dair yerleşik bir kuralın olmadığına hükmetmiştir;

“Halihazırda belirtilen nedenlerle Mahkeme, genel uluslararası hukukun, bağımsızlık beyanlarına ilişkin uygulanabilir bir yasaklama içermediği kanaatindedir. Buna göre, 17 Şubat 2008 tarihli bağımsızlık ilanının genel uluslararası hukuku ihlal etmediği sonucuna varmıştır.”

Bu tutum ABD ve müttefiklerinin
Kosova’nın bağımsızlığı konusunda Rusya’nın ileri sürdüğü endişelerin
halefinde, bu bağımsızlığın bir gelenek yaratmayacağı ve bunun sui generis
bir örnek olduğu söylemini ortaya çıkarmıştır (Council, 2008). 2008 yılında
hukuksal argümanlar açısından farklı kamplarda yer alan Rusya ve ABD, 2022
yılında -paradoksal olarak- 2008 yılındaki karşıt söylemlerine sarılmış
görünmektedirler. Şüphesiz bu örnek uluslararası hukukun kuraldan ziyade
uluslararası politikaya bağımlı olan yapısına önemli örneklerden bir diğerini
oluşturmaktadır.

Putin’in konuşmasında dikkat çeken ve
önemle üzerinde durulması gereken bir başka husus ise “meşru müdafaa hakkına”
dair olanlardır:

“…Bizi ciddi kaygı ve endişeye sürükleyen Batılı sorumsuz politikacıların ülkemize yönelik kabaca ve teklifsizce yıldan yıla, adım adım yarattığı temel tehditler hakkında konuşuyoruz. NATO bloğunun doğuya doğru genişlemesini, askeri tesislerini Rusya sınırlarının yakınlarına getirmesini kastediyorum.

Çok iyi bilinir
ki 30 yıldır sabırla ve ısrarla Avrupa’da bölünmez ve eşit güvenlik ilkeleri
üzerine önde gelen NATO ülkeleri antlaşmaya varmaya çalışıyoruz. Tekliflerimize
cevap olarak Kuzey Atlantik İttifakı tüm kınama ve endişelerimize rağmen
düzenli olarak genişlerken biz düzenli bir biçimde yalanlar ve aldatmayla ya da
baskı ve şantaj girişimleri ile karşılaşıyoruz. Askeri makine hareket ediyor,
tekrar ediyorum, sınırlarımızın başucuna geliyor … planlarımız içerisinde
Ukrayna topraklarının işgali bulunmamaktadır… Tekrar ediyorum, eylemlerimiz
bize yönelen tehditlere karşı ve bugün gerçekleşmekte olandan bile daha
büyük bir felakete karşı meşru-müdafaadır
”.

Putin bu ifadeleriyle, yasal olmayan
saldırı fiilini değil, meşru olan savunma fiilini işlediğinin altını
çizmektedir. Fakat buradaki meşru-savunma vurgusu, birazdan ele alınacağı üzere
BM Şartı’nda sınırları çizilen yasal çerçeveye değil, özellikle ABD’nin 11
Eylül sonrası Bush Doktrini ile öne sürdüğü “ön-alıcı meşru müdafaa” (pre-emptive self-defence) hakkı
çerçevesindedir. Bu noktada ilk olarak meşru-müdafaa hakkını hatırlatmakta
fayda bulunmaktadır. BM Şartı’nın 51’inci maddesine göre; “Bu Antlaşma’nın
hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya
hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin
korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya
da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez.”

Madde metninde dikkati çeken ilk unsur,
meşru müdafaa hakkının kullanılabilmesi için bir “silahlı saldırı”nın
gerçekleşmesi olgusudur. Silahlı saldırıda bulunulan devlet, silahlı saldırıda
bulunan devlete karşı yasal ve meşru şekilde mukabele edebilir. Peki silahlı
saldırı ne demektir? Bunun için 1974 tarihli BM Genel Kurulu “Saldırının
Tanımı”
Kararına kulak vermekte fayda var. İlgili maddeye göre [Türkçesi
için bk. (Kaya, 2015)] “Saldırı, bir devletin
diğer bir devletin egemenliğine, ülke bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına
karşı veya işbu tanımda belirtildiği üzere, Birleşmiş Milletler Antlaşması ile
bağdaşmayan diğer herhangi bir tarzda silahlı kuvvet kullanılmasıdır.” İlgili
kararın 3’üncü maddesinde ise “Savaş ilan edilmiş olsun ya da olmasın,
aşağıdaki fiillerin herhangi birisi 2’nci madde hükümlerine tabi ve ona uygun
şekilde saldırı fiili niteliği taşır,” denilerek, saldırı fiilleri
sayılmaktadır. Hangi durumlarda bir devlet saldırı fiilini ve dolayısıyla
kuvvet kullanma yasağını ihlal etmiş olur? Daha da önemlisi saldırı fiilini
işlediği karşı devlete, o devletin “meşru müdafaa” hakkını kullanması için
temel oluşturmuş olur? Bunun cevabını (Uluslararası Adalet Divanı’nın ilgili
davalarda uyguladığı testler saklı kalmak kaydıyla) 3’üncü maddenin alt
fıkralarında görmekteyiz. Örneğin m. 3/a’ya göre “Bir devletin silahlı
kuvvetlerinin diğer bir devleti istila etmesi veya ona hücum etmesi veya ne
kadar geçici olursa olsun, böyle bir istiladan veya hücumdan ileri gelen
herhangi bir askeri işgal veya kuvvet yoluyla başka bir devletin ülkesinin veya
bir bölümünün ilhakı;” ilk ve belki de en önemli saldırı fiili tanımıdır. Ancak
dikkatlerden kaçan bir husus daha vardır. O da ilgili belgenin 3/f maddesidir.
Bu madde, devam eden çatışma ortamında Rusya ve Ukrayna dışındaki devletlerin
hukuksal sorumluluklarının tespitinde önemli bir rol oynayabilir.

İlgili madde saldırı fiilini şu şekilde
tanımlamaktadır: “Ülkesini başka bir Devletin emrine veren bir devletin,
ülkesinin o devlet tarafından üçüncü bir devlete karşı saldırı amacıyla
kullanılmasına izin vermesi.” Bu da akıllara Belarus’u getirmektedir. Zira Belarus (Mut, 2002),
Rusya’nın gerçekleştirdiği operasyonlarda ülkesini, üçüncü bir devlet olan
Ukrayna’ya karşı saldırılarda kullandırmaktadır. Böylelikle Belarus saldırı
fiilini işlemekte ve Ukrayna’nın Belarus’a karşı meşru müdafaa hakkı doğmaktadır.
Peki Putin’in söz konusu açıklamasını nasıl değerlendirmek gerekmektedir?

Devletler, kendilerine karşı bir silahlı
saldırı gerçekleşmeden de meşru müdafaa haklarını kullanabildiklerini zaman
zaman ileri sürmektedirler. Gerçekten de literatürde, Caroline olayına atfen,
kısıtlı da olsa, bu tarz bir hakkın olduğu kabul edilmektedir (Miller, 1934). Ani, üstesinden gelinemeyecek
ve başka çareye yer bırakmayan bir durumda devletler, silahlı saldırı fiilen
gerçekleşmemiş olsa da silahlı saldırının gerçekleştiğini kabul eder ve meşru
savunma adına ilk hareketi gerçekleştirir. Ancak George W. Bush, 11 Eylül
olaylarından sonra terörizme karşı açtığı savaşta, literatürde yeri olmayan “önleyici
saldırı” (preventive strike) doktrinini, “ön alıcı meşru müdafaa” (pre-emptive self-defence) olarak lanse
etmiş ve ABD’nin tek taraflı kuvvet kullanma girişimlerini meşrulaştırmaya
çalışmıştır. Rusya’nın da benzer argümanlara sarılması, son olaylar
çerçevesinde düşünüldüğünde, uluslararası hukuk kuramının çelişkili yapısını
ortaya koyar nitelikte olsa gerekir.

SONUÇ

Genel olarak değerlendirmek gerekirse,
şüphesiz, Putin’in, ABD ve genel olarak Batı’nın uluslararası hukuk ihlallerini
işaret etmesi, Rusya’nın da aynı ihlalleri gerçekleştirmesine yasal ya da meşru
bir zemin yaratmayacaktır. Zira uluslararası hukuka uygunluk ilgili
uluslararası hukuk kaynaklarının kuvvet kullanımına ilişkin yasağı
çerçevesinde; meşruiyet iddiaları ise savaşa başvurmanın insan ölümlerine,
yıkıma ve acılara yol açması bağlamında değerlendirilmelidir. Fakat Rusya’nın
Kırım örneği dahil olmak üzere aleni uluslararası hukuk ihlallerine yönelik
uluslararası toplum tepkileri, Batı’nın özellikle 1990’lı yıllardan bu yana
gerçekleştirdiği ve bundan sonrasında gerçekleştirebileceği müdahalelerin de
uluslararası hukuk ihlali olduğu/olacağı gerçeğini gölgelememelidir.

Özellikle otoriter/totaliter Doğu –
demokratik/insancıl Batı gibi suni ayrımlar yaratılarak Batı müdahaleciliğine
ahlaki/insancıl kılıflar giydirilirken, Doğu müdahaleciliğinin şeytanlaştırılması
ciddi bir çelişkidir ve uluslararası sistem ve onun temel sütunlarını oluşturan
jus cogens kurallar açısından ciddi tehlikeler barındırmaktadır. İncelediğimiz
güncel örnekte de görüldüğü gibi Batı’nın özellikle SSCB’nin yıkılmasından
sonra benimsediği yasallık üzerinde konumlanabilen meşru müdahalecilik
iddiaları, Rusya tarafından da kullanılabilmektedir. Daha da önemlisi buna gücü
yeten ve cesaret edebilen başka devletlerin de bu yola başvurabilmesini
önleyecek bir uluslararası hukuki mekanizmanın bulunmamasıdır. Mevcut haliyle
uluslararası hukuk, uluslararası politika aracılığıyla belirlenen, uluslararası
politikanın dengelerine göre şekillenen ve etkinliği de yine uluslararası
politikaya bağımlı olan bir yapıdadır. Devletler çıkarlarının gerektirdiği eylemi
gerçekleştirme güç ve kapasitesine sahip olduklarında uluslararası hukuku ihlal
etmekten çekinmedikleri gibi eylemlerine yasa-üstü bir meşruiyet kılıfı da
örmektedirler.

Tüm bu yazılanlardan çıkan sonuç,
hukukun esnekliği olsa gerek. Zira pozitif hukuk kuralları farklı devletlerce
farklı şekillerde yorumlanabilmekte, belli şekillerde bypass edilebilmekte ve
hukuk farklı kalıplara sokulabilmektedir. Bu yüzden hukukta kesinlik,
tutarlılık ve öngörülebilirlik her zaman gerçekçi bir beklenti olamamaktadır.
Bunda “egemenlik” ilkesinin halen en üst düzenleyici ilke olmasının payı
büyüktür. Böylelikle doğrunun izi sürülürken uluslararası hukuk kuramının
tezatlar ve ikili karşıtlıklar üzerine kurulduğunu aklımızda tutmamız sağlıklı
sonuçlar için önemli olacaktır. Elbette bu bizi bir nevi nihilizme de
götürmemelidir. Sadece şu gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koymak
gerekmektedir: ulusal çıkarların bu denli kritik olduğu bir hukuk dalında,
hukukun üstünlüğü ya da hukukun egemenliği (rule
of law
) üzerinden kesin yargılarda bulunabilmek mümkün değildir. Zira hak
eşitliği bağlamında egemen ve eşit olan devletler arasındaki ihtilaflarda
sonuç, siyasal gücün mutlak zaferidir (detaylı bir inceleme için bknz.(Polat, 1999)). Söz konusu zafer; yasal olanın
güncel ve meşru yorumunu da belirleyecektir. Sonuç olarak devletlerin “egemen
hakları” sistemin hem hastalığı hem de ilacı olarak görülebilir. İlacıdır; zira
IIDS’ndan bu yana BM sistemi her türlü aksaklık ve noksanlıklarına rağmen
sürdürülebilmiştir. Daha fazla sürdürülebilmesinin yegâne teminatı ise
devletlerin hiç değilse bu sistemin temel sütunları olan en temel uluslararası
hukuk kurallarına, yani kuvvet kullanma yasağına ve karışmazlık ilkesine uygun
hareket etmeleridir. Hastalığıdır; çünkü egemen gücün konumlandığı yerde hukuk
egemenin iradesinin bir yansımasından başka bir şey değildir.

KAYNAKÇA

Ağaoğulları, M. A. (2015). Halk ya da Ulus
Egemenliğinin Kurumsal Temelleri Üzerine Birkaç Düşünce. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 41(1), 131-152.

Anghie, A. (2007). Imperialism, Sovereignty and the
Making of International Law
: Cambridge University Press.

Brown, W. (2011). Yükselen Duvarlar, Zayıflayan
Egemenlik
(E. Ayhan, Trans.). İstanbul: Metis Yayınları.

Council, U. S. (2008). Press Release: Security Council
Meets In Emergency Session Following Kosovo’s Declaration Of Independence, With
Members Sharply Divided On Issue [Press release]. Retrieved from
https://www.un.org/press/en/2008/sc9252.doc.htm

Dasha Litvinova, Y. K. a. J. H. (2022). Rebels ask
Russia for military help in eastern Ukraine. Retrieved from
https://www.theweek.in/wire-updates/international/2022/02/24/fgn8-ukraine-rebels-russia-ld-help.html

Demirbaş, Ç. E. (2017). Haklı Savaş Öğretisinin Fikri
Temelleri Üzerine Bir İnceleme. Ataturk
University Journal of Economics & Administrative Sciences, 31
(4).

Derrida, J. (2005). Rogues: Two Essays on Reason. Stanford University Press: Stanford

Derrida, J., Ricciardi, A., & Yu, C. (2004). The
Majesty of the Present. New German
Critique
(91), 17-40. Retrieved from https://www.jstor.org/stable/3211120

Driscoll, S. (2022). Stanford’s Allen Weiner on the
Russian Invasion of Ukraine. Retrieved from
https://law.stanford.edu/2022/02/24/stanfords-allen-weiner-on-the-russian-invasion-of-ukraine/

Evans, G. (2008). Russia and the ‘Responsibility to
Protect’. Retrieved from https://www.crisisgroup.org/europe-central-asia/caucasus/russianorth-caucasus/russia-and-responsibility-protect

Güneş, B. (2021). Egemenlik ve İnsancıl Müdahale:
Çelişkili Bir Kuram Olarak Uluslararası Hukuk. Güvenlik Bilimleri Dergisi, 10(1), 31-58.

Jazeera, A. (2022). ‘No other option’: Excerpts of
Putin’s speech declaring war. Retrieved from
https://www.aljazeera.com/news/2022/2/24/putins-speech-declaring-war-on-ukraine-translated-excerpts

Kaya, İ. (2015). Uluslararası
Hukukta Temel Belgeler
. Ankara: Seçkin Yayınları.

Koskenniemi, M. (2006). From Apology to Utopia: The Structure of International Legal Argument:
Cambridge University Press.

Köchler, H. (2005). Küresel Adalet mi? Küresel İntikam
mı? (Erdem Denk ve Funda Keskin, Çev.). İstanbul: Alkım Yayınevi.

Marx, K. (2010). Kapital
Cilt-1
(N. S. Mehmet Selik, Trans.). İstanbul: Yordam Kitabevi.

Miller, H. (1934). British-American Diplomacy: The
Caroline Case. Retrieved from
https://avalon.law.yale.edu/19th_century/br-1842d.asp

Mut, G. (2002). Rusya Ukrayna savaşındaki kritik ülke!
Putin Belarus üzerinde nasıl hâkimiyet kurdu? Retrieved from
https://www.hurriyet.com.tr/dunya/rusya-ukrayna-savasindaki-kritik-ulke-putin-belarus-uzerinde-nasil-hakimiyet-kurdu-42011083

Neal, J. (2022).
https://today.law.harvard.edu/the-ukraine-conflict-and-international-law/.
Retrieved from
https://today.law.harvard.edu/the-ukraine-conflict-and-international-law/

News. (2022). Russia recognizes independence of
Ukraine separatist regions. Retrieved from
https://www.dw.com/en/russia-recognizes-independence-of-ukraine-separatist-regions/a-60861963

Treaty between the United States and other Powers
providing for the renunciation of war as an instrument of national policy,  (1928).

Polat, N. (1999). Ahlak,
Siyaset, Şiddet: Bir Kuram Olarak Uluslararası Hukuk
. İstanbul: Kızılelma.

Putin, V. (2022). Full text: Putin’s declaration of
war on Ukraine. Retrieved from
https://www.spectator.co.uk/article/full-text-putin-s-declaration-of-war-on-ukraine

Shaw, M. N. (2017). International Law: Cambridge University Press.

UN Charter, 
(1945).


[1] Vladimir Putin’in ilgili konuşması
Spectator’ın ayın gün yapılan İngilizce çevirisinden tarafımızca Türkçe’ye
aktarılmıştır.

[2] Özellikle NATO’nun 1999 yılında
gerçekleştirdiği Kosova müdahalesi, BMGK yetkilendirmesi sağlanamadığı için yasal
olmayan fakat insancıl gerekçelerle temellendirilmesinden dolayı meşru olduğu
iddia edilen bir müdahale olmuştur. Bu bağlamda uluslararası hukukta yasallık
ve meşruiyet arasındaki sorunlu ilişkiyi yoğun bir biçimde tartışmaya açmıştır.

[3] Davetle müdahalenin zaman zaman
tartışma yaratmasının temel nedeni resmi hükümetin belirsiz olduğu durumlarda
yapılan davetlerdir. Bunun güncel örneklerinden bir tanesi Yemen’de 2015
yılında Suudi Arabistan öncülüğünde Körfez İşbirliği Örgütü’nün
gerçekleştirdiği müdahale sırasında yaşanmıştır.

_______________________________________________________________________________________________

Burak Güneş, Dr. Öğr. Üyesi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Mezuniyetini takiben kazanmış olduğu Millî Eğitim Bakanlığı Bursu (YLSY) ile 2011 yılında Birleşik Krallık’a yüksek lisans eğitimi görmek üzere gitmiştir. University of Sussex Hukuk Fakültesinden Uluslararası Hukuk alanında eğitim almış ve Özel Askeri Şirketler ve Devletlerin Sorumluluğu konulu teziyle yüksek lisansını tamamlamıştır. Mezuniyetinin ardından 2013 yılında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde araştırma görevlisi olarak göreve başlayan Güneş, aynı yıl ODTÜ Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine başlamış ve 2019 yılında “International Law on States Arming Non-State Groups in Other States” başlıklı doktora teziyle doktor unvanını almıştır. 2021 yılından itibaren Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Uluslararası Hukuk Anabilim Dalında Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Çağrı Emin DEMİRBAŞ, Dr. Öğr. Üyesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi

Çağrı Emin DEMİRBAŞ, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Biga İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktadır. Temel ilgi alanları arasında insan hakları, insancıl müdahale, uluslararası etik, uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkiler teorileri bulunmaktadır.


Bu yazıya atıf için: Burak Güneş & Çağrı Emin Demirbaş, Yasallık Ve Meşruiyet İkilemi Açısından Rusya’nın Ukrayna Müdahalesi Üzerine Notlar, 4 Nisan 2022, https://www.uikpanorama.com/blog/2022/04/04/yas-mes/


Telif@UIKPanorama. Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına/yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.